Satın Almama Günlükleri - 8. Hafta/2017

Bu devirde ne satın aldığımdan çok, neyi satın almadığımın daha kayda değer olduğunu düşünüyorum. Kendimi motive etmek içinse bloguma her hafta dikkatimi çeken belki de gözümün kaldığı ancak satın almadığım ürünleri not etmeye karar verdim. 

Vintage tarz tokalar ve metal kutuları ilgimi çekse de kullandığım şampuan bittikten sonra zeytinyağlı doğal sabuna geçiş yapacağımı hatırlayarak almadım.
Kinder Surprise Şirinler Kayıp Köy Serisi'nin çıkmış olduğunu görsem de almadım. 4'lü kutuda 2 tane Şirinler oyuncağı çıkıyordu üstelik. Sanırım artık hevesimi aldım.


Madame Coco'daki defterlerde gözüm kalsa da evdeki onlarca defteri doldurmaya değecek henüz hiçbir girişimim olmadığını hatırlayarak almadım.


Ortalama 3 ayda bir dergilerden tarif denediğimi hatırlayarak çikolatalı tarifleri merak etsem de almadım.

Peki, siz bu ürünleri beğendiniz mi? Yoksa, hiç aklınızda yokken satın alma kararı vermenize mi yol açtım? Durun! İzlemeden ayrılmayın.



İyi geceler
Tabii uyuyabilirseniz...






Devamını oku..

Evde İmalat: Temizlik Ürünleri


Blog yazmayı bırakıyorum, bırakıyorum deyip bir tülü bırakamayan kızdan yüzsüzce bir merhaba! Yine ben  :) Perhizi, lahana turşusunu falan bir kenara bırakıp beni çokça heyecanlandıran yeni köşeme buyur ediyorum sizleri: "Evde imalat". Bundan böyle bu konu blogumun daimi köşesi olsun dedim ve hızla bir girişle denediğim ilk üç tarifi sizlerle paylaşmak istedim. 

Tariflere geçmeden önce evde imalat köşesinin amacı ve prensipleri hakkında sizleri kısaca bilgilendirmek istiyorum:

1- Piyasadaki  ürünlerin muhteviyatı hakkında detaylı bilgi vermeyi amaçlamaz. Zira blog sahibi kimyager değildir. Hatta sayısal-2 terktir :-D

2- En doğalını bulacaksınız diye sizi Kaf Dağı'nın ardına malzeme aramaya yollamaz.

3- Aynı zamanda şip şak çözümler üretmeyi de amaçlamaz. 

4- Hayatından kimyasal katkılı ürünleri mümkün olduğunca çıkararak doğala yönelen, dışa bağımlılığını azaltma gayretinde olan kendi halinde bir hatun kişisinin sağda solda görüp denediği tarifleri içerir.

Gelelim hayatımdan çıkan ürünlere ve yerlerine neleri ikame ettiğime:

1- Çamaşır yumuşatıcı

Evimdeki o mis kokulu yumuşatıcı kutusunu bilin bakalım ne ile değiştirdim? 
El-cevap: Temizlik sirkesi şişesi.
Aaa çamaşırlar sirke kokmuyor mu?
Çamaşır makinesinin kapağını açınca bir miktar koku alıyorsunuz ancak çamaşır kurduğunda koku tamamen kayboluyor.
Çamaşırlar zarar görmüyor mu?
Aksine, sirkenin rengi sabitleme özelliği olduğundan renkliler daha canlı görünüyor. 
Gerçekten yumuşatıyor mu?
Her çeşit havlu konusunda garanti veremem. Zaten yumuşatıcı ile bile yıkansa bazı havlular bir süre sonra en bebeksi cildi bile eşek derisine çevirme potansiyeline sahip oluyor. Onun haricinde normal yumuşatıcıya nazaran bir fark göremedim.

Kullanımı: Yumuşatıcı gözüne bir Türk kahvesi fincanı temizlik sirkesi koyarak sentetik kokulu, elinizi kıyafete attığınızda içinizi bir tuhaf eden o kaygan histen kurtulabilirsiniz.

Yeter ki içim rahat etsin ben biraz daha uğraşırım derseniz;
-1 yemek kaşığı karbonatı az miktar sıcak su ile eritin. 
-Üzerine 1 Türk kahvesi fincanı temizlik sirkesi ekleyin.
-Tüm karışım bir 1 su bardağına tekabül edecek şekilde üzerine ılık su ekleyin.
-Üzerine 8-10 damla sevdiğiniz bir uçucu yağ ekleyin.
İşte,bir üst model yumuşatıcınız hazır!

2- Bulaşık makinesi parlatıcı

Makinenizin parlatıcı gözünü dolduracak kadar temizlik sirkesi ekleyin. Bittikçe aynı işlemi tekrarlayın :-D Evet, bu kadar. Daha fazla uzatamadım ne yapayım.
Cam mutfak ürünleri gayet berrak şekilde makineden çıkıyor. Koku meselesine gelirsek çamaşır makinesinde yaşanan sorun ile hemen hemen aynı. Ama merak etmeyin onun da çözümü hemen aşağıda.

3- Bulaşık makinesi kokusu

Çatal, kaşık sepetine konulacak yahut bardak tellerine takılacak limon ve turunçgil kabukları hem sirke kokusunu bertaraf edecek hem de bardak ve çatal-kaşık grubuna parlaklık kazandıracaktır.

Benim küçük imalathanemde üretim bu haftalık böyle. 3 kimyasal hayatımdan çıktı bile. Daha sade, daha doğal bir yaşama hep beraber adım atabilmek dileğiyle. Parlak fikirlerinizi benimle paylaşmayı unutmayın! :)




Devamını oku..

Şanzelize Düğün Salonu - Tarık Tufan



Şanzelize Düğün Salonu
Profil Yayıncılık
291 sayfa

Şanzelize Düğün Salonu, Tarık Tufan'ın okuduğum ikinci kitabı. Tarık Tufan'ın olayları ifade ediş tarzını seviyorum. Romanda, "Ben de bu durumu aynen böyle kaleme alırdım" dediğim çok yer oldu yine.

Roman, annesinin ölümünden sonra boşluğa düşen bir üniversite öğrencisinin, şeyh babasının dergahından uzaklaşma sürecini ve tabir-i caizse bu süreçteki tökezlemelerini konu ediniyor. Aşk için kendinden büsbütün vazgeçmiş, hiçbir sebep yokken tüm güvenli limanları bir bir yakan bir adamın hayatına tanıklık ediyorsunuz. Roman, çarpıcı bir şekilde başlıyor, olay örgüsü ilginç bir şekilde devam ediyor ve beklendik bir şekilde sona eriyor. "Kendi benliğinden vazgeçme" olgusu sürekli işlendiğinden olsa gerek, ana karakterin adı romanda hiç geçmiyor. Yahut ben yakalayamadım, emin değilim. Kitabı okuyup da bu gencin ismine rastlayan varsa lütfen benimle paylaşsın :)

Kitabı her ne kadar epeyce merak etmiş olsam da kapağındaki Şahmeran figüründen dolayı uzun süre elime almaya çekindim. Böyle de ödlek bir insan olduğumu blog alemine ifşa etmeden edemedim :) Her neyse, ben romanı beğendim. İlgililerine tavsiyemdir.

Heybeme Kalan Kelimeler


* Annemin benden sonra bir daha çocuk sahibi olamasına ağladım. Rahminden koparken, tırnaklarımla başka bir ceninin daha tutunabileceği duvarları paramparça ettiğim duygusundan hiç kurtulamadım.


* Sabah uzunca bir süredir hiç duymadığım ev sesleriyle uyandım. Mutfaktan gelen sesler. Evde birilerinin sahici hayat sürdüğünü anlatan sesler. İnsanın tek başına yaşarken çıkartamadığı yaşam sesleri. Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da. Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız şiddetini bozmaya yetmiyor. Annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir. Ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir.

* Herkes ölenle ölünmez der ama zaten ölenle ölmek herkesin yapabileceği bir şey değil.

* Yaşamak, insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir.

* Benlik kalkarsa kötülük de kalkar. Kötülük, gelip de çarpacak bir benlik bulamaz.

6 Aralık 2016
20:02
Küçük Evim, Ankara


Devamını oku..

Takvimler Son Yapraklarını Dökerken #2

Görsel şuradan alıntıdır.

Yine yılın son günleri geldi çattı... "İyi ki"leriyle, "keşke"leriyle bir yılı daha ardımızda bırakmaya hazırlanıyoruz. Ben de bu sebeple geçen sene yazdığım, 2015'in muhasebesi niteliğinde olan "Takvimler Son Yapraklarını Dökerken" adlı yazımı 2016 için yinelemeye karar verdim.

2016 benim için hayal kırıklığı ve kafa karışıklığı ile başladı. Tıpkı bir önceki yıl olduğu gibi :) İki kişi olmaya hazır mıydım? Tekrar biz olabilir miydik? İçimde 2 yıldır büyüttüğüm kinin içinde bir sevgi tekrar yeşerebilir miydi? Kendimi ikna edebilir miydim? Diyelim ettim. Peki, ya ailemi? Başkalarının kaygıları, mutsuzluğu üzerine bir mutluluk inşa edebilir miydim? Derken... Kendimi ballı kahve yaparken buldum :) Anlayacağınız, 27.11.2016 itibariyle ben artık sazlı, sözlü bir kızım. Halk arasında yerleşmiş, sözlülük diye medeni bir statümüzün olması da beni kahretmedi değil. Neyse :)

İşe girdim, giriyorum, gireceğim derken 1 yıl 3 ayını doldurmuş, asaleti tasdik olmuş bir memurum artık. Zaman ne çabuk geçti falan diyemeyeceğim bu sefer. Çalışma hayatının zorlukları bir yana, memuriyet de bir o kadar zor geldi bana. Öyleyse, görevimin avantajları, dezavantajları başka bir yazının konusu olsun deyip 2016 yılına dair hayatımı bir film şeridi gibi gözümün önünden geçirmeye devam ediyorum.

Kızlar ilkokula, İlhan liseye başladı. Bense 25 yaşımı doldurdum bu yıl. Tükettiğim yılları onların okul hayatından daha net takip edebiliyorum. "Hayat yaş aldıkça güzel" diyen Renault'a inat, "Hayat yol aldıkça güzel" diyorum ben. 2016'ya dair tek hedefim olan "Hayatın bana getirdikleriyle/ getirdiklerine rağmen, olaylar karşısında "ben şimdi ne yapacağım?" paniği yaşamadan, hayatı planlarıma uydurmaya çalışmak yerine, akışa direnmeden hayatımı idame ettirebilme yetisini kazanmak" hedefini gerçekleştirmedim bu sene de. Hatta, hayata dair kaygılarımın daha da çok arttığı, olaylar karşısında bulduğum yegane çözümün her şeyden daha da fazla vazgeçmek olduğu bir yıl oldu. 

Koşturmalarımdan mütevellit, blogda fazlaca aktif olamadım bu yıl. Bu yazı ile birlikte yalnızca 51 yazı yayınlayabilmişim. Farklı telaşlarımın olacağını bilsem de 2017'de blogumu daha aktif kullanmayı, yazdığım yazıların biraz daha dışına çıkarak birtakım deneyimlerimi de sizlerle paylaşmayı düşünüyorum.

Son olarak 2017'ye ilişkin temenniler, hayaller ve hedeflerime değinecek olursam;

* Tabii ki öncelikle milletimizin ve tüm Müslümanların birlik, beraberlik ve selameti...

* Sağlık ve iç huzuru...

* Daha az tüketmek, daha fazla üretmek ve mümkün olduğunca doğal yaşamak

* Stres ve zaman yönetimini öğrenmek

* Her şeyde olduğu gibi bir okuma rutini oluşturmak

* Spora hayatımda yer vermek

* Yazmayı hayatımın bir parçası haline getirmek

* YDS'den 70'i geçmek :)

* Tezimi bitirmek

* Vee 2016'nın gerçekleştirilemeyen yegane hedefini gerçekleştirmek :)

Geçen seneki kadar eğlenceli bir yazı olmadı, olamadı. Hal-i pürmelalimiz ortada... Coğrafya olarak öyle bir belirsizliğin içindeyiz ki bırakın yıllık planlar yapmayı, yarının ne olacağı kaygısı taşıyoruz. 2017'de, ülkemizi kan gölüne çeviren terör belalarından kurtulabilmekse en büyük dileğim... Daha güzel günlere uyanabilmek temennisiyle... Yeni yılda her şey gönlünüzce olsun ♥











Devamını oku..

Zamane Günlük - 27 Safer 1438



Sen içinde kalan, yarası kapanmayan
Hangi büyük felaketi avuttun bende
Ben, darmadağın dünyalık sızılarımdan
Bir tatlı uyku gibi avundum sende

İkimiz de yorgunuz akıntıya kürekten
Yeni bir liman gerek sığınmaya denizden
İkimiz de bitkiniz simsiyah gecelerden
Bembeyaz sabahlara özlemimiz bu yüzden





27 Kasım 2016

Devamını oku..

Hayatımı Sadeleştirirken...

minimalizm
Görsel internetten alıntıdır.


Moda ise giyiyor, satın alıyor, popülerse dinliyor/izliyor/takip ediyoruz. Farkında olsak da olmasak da aslında çoğunluğun zevki yahut ortak paydası olarak empoze edilen sınırlara tabi olarak yaşıyoruz. Çeşitli sosyal mecraların etkisi ile zirvedeki yerini iyice perçinleyen materyalist anlayışa karşı minimalist yaşam akımı bir başkaldırı niteliğinde. Minimalizmin Türkçesi kısaca "sadeleşmek" iken, anneannecesi ise "karsambaları ortadan kaldırmak" şeklinde tercüme edilebilir. Özünde yatan mantığı "eşyayı azalt, hayata yer aç" şeklinde özetleyebilirim.


Sadeleşme üzerine sanırım yaklaşık 6 aydır kafa yormaya başladım. 1 aydır ise bu tercihimi uygulamaya koymaya çalışıyorum diyebilirim. Hayatımı sadeleştirmem gerektiği yönünde aldığım ilk işaret ise zihnimin sık sık " Fazla eşyalar enerjimi emiyor" sinyalini vermesiydi. Bunun metafiziksel anlamda bir yansıması olsa da hayat pratiği açısından gayet makul bir sonucu vardı. Eşya çok olunca ev çabuk dağılıyor, onları toplamam ve bakımını yapmam için sarf ettiğim efor artıyor, tüm bunları ertelediğimde ise böyle bir ortamda bir işe odaklanmak pek de mümkün olmuyor, bu durum ise yaptığım işten zevk alamamama neden oluyordu. İtiraf etmeliyim ki 1+1 evde yaşayan, bekar bir insan için fazla dağınık bulduğum evim nedeniyle ve artık "eşyaya hizmet etmek" istememe düşüncesi ile harekete geçtim.

Beni bu konuda düşünmeye sevk eden bir diğer olgu ise şüphesiz "ölüm"dü. Kökeni sanıyorum batıl inançlara dayanmakla birlikte, ölenin eşyalarını dağıtmak gibi bir gelenek olduğu malumunuzdur. Sevdiklerimizin hatıra olarak saklayacağı birkaç parça dışında, satın almak için saatlerimizi feda ettiğimiz kıyafetlerimiz, gözümüz gibi baktığımız objelerimiz daha toprağımız kurumadan bir bir yabancılara dağıtılacak. Sahip olmak için bir ömrü heba ettiğimiz ne varsa bizden sonra zaman kaybetmeden yeni sahiplerini bulacak. Eleştirdiğim nokta elbette ihtiyaç sahiplerine az da olsa bir faydamızın dokunması değil. Kefenin cebinin olmadığı gerçeğine bir de minimal yaşam açısından yaklaşmak :)

Sadeleşme üzerine kafa yormama neden olan üçüncü mesele ise belli bir meblağ kazanmak uğruna günümün totalde (hazırlanma, ulaşım, mesai) 11,5 saatini ayırmam ve neticede her ay sonunda "para tren, ben istasyon" paradoksundan kurtulamamamdı :) Lüzumsuz minik harcamalarımın bütçemde yarattığı kelebek etkisini (şu kahverengi, ölümsüz olduğu hissi uyandıran büyük kelebekleri kast ediyorum) kırmam gerektiğini her ay üzülerek idrak etmem de sadeleşmenin benim için ne kadar gerekli olduğunu ortaya koydu.

Ve son merhale: El/ev yapımı tutkum ve geri dönüşümün önemine olan inancım. Zamanın behrinde Bilim Çocuk Dergisi'nde karşılaştığım Eco-School Projesi ne zaman aklıma düşse bana o çocuksu heyecanı yeniden yaşatır. Geri dönüşüm ile tanışmama vesile olan yazıdır kendisi. Fen bilgisi öğretmenime konuyu açmış fakat kolejlerle kapışamayacağımızı düşündüğümüzden olsa gerek beyaz bayrak sevdasından daha yolun başında vazgeçmiştik. Daha sonra yaşadığım yerde belediye tarafından  kısa süreli bir geri dönüştürülebilir atık toplama uygulaması başlamış ancak bu konuya yeterince hassasiyet gösterilmemiş olacak ki bu uygulamadan vazgeçilmişti. Okuduğum lisede atık kağıt kutuları mevcut olsa da üniversitede de bu imkanın bulunmayışı beni geri dönüşüm sevdamdan bir süreliğine uzaklaştırdı. 1 senedir iş yerinde sadece atık kağıtlar için bu hassasiyeti gösterirken, yaklaşık 2 aydır tüm dönüştürülebilir atıklar için aynı hassasiyeti göstermeye başladım. "İş yerine çöplerini taşıyan kız" olarak anılma pahasına... :) Geri dönüşüm zincirine katkı sağlamaktan öte bir adım daha atarak daha az çöp çıkartarak yaşamanın yollarını aramaya başladım. Makul pek çok yöntem de buluyorum üstelik. Bunları da tecrübe ettikçe sizlerle paylaşmaya çalışacağım. 

Tüm bu etkenlerin tetiklemesiyle sadeleşme serüvenim de başlamış oldu. İlk araştırmalarım neticesinde karşılaştığım örnekler sadeleşme sürecimi zorlaştırdı diyebilirim. Bunlar maksimum 100 parça eşya ile ve tabir-i caizse kabak gibi evlerde yaşayan insanlardı. Eşya ile aramda zayıflayan bağ birden bire güçlendi. Yazıları okudukça, gözümün önünden Şirinler koleksiyonumun falan geçtiğini, içimi bir hüzün kapladığını belirtmeliyim :) Ama ama benim başka koleksiyonlarım da vardı. Hem onlarca hobi malzemem vardı. Hepsinden bir anda nasıl vazgeçebilirdim? Neyse ki bu noktada aklı selim minimalistler imdadıma yetişti. Minimalizm "Sevdiğin şeylerden vazgeçmek değil, aksine sana kendini iyi hissettirmeyen fazlalıklardan kurtularak daha işlevsel bir yaşamın kapılarını aralamak"tı. Ya da ben payıma bunu almayı uygun gördüm :) Velhasıl başarı oranım yüzde kaç olursa olsun, toplayıcılık özünde olan bir hobici olarak bu yolda olma düşüncesi bile beni fazlasıyla motive ediyor. 

Sadeleşme üzerine tecrübe ettiğim yöntemleri zaman zaman blogumda paylaşmaya devam edeceğim. Ben de bir yerden başlamak istiyorum diyorsanız, aşağıda hazırladığım mini başlangıç listesi aslında ne kadar gereksiz şeyi kendinize yük ettiğinizi anlamanıza yardımcı olabilir:

1- Her yere sokuşturulan poşetler
Evdeki tüm poşetleri bir araya getirmek hem pratik olacak hem de dünyayı ne kadar poşetlediğimizi  görmemize ve tüketim oranımızı görmemize imkan sağlayacak.
2- İndirim imkanı sağlayan mağaza üyelik kartları
Cüzdandan çıkartmakta fayda var. Zaten kasada belirtiğiniz takdirde her mağaza telefon numarasından üyeliğinizi teyit edebiliyor.
3- Fişler ve faturalar
4- Hangi dilde bile olduğunu bile çözemediğiniz ürün kullanma kılavuzları
Çamaşır makinesi kullanım kılavuzunu Fransızca okumak gibi bir hobiniz yoksa atın gitsin.
5- Broşür/dergi ve gazeteler
6- Sizin ya da çocuğunuzun önceki senelere ait ders kitapları
7- Miadı dolmuş garanti belgeleri
8- Dağınık vaziyette duran yemek tarifleri
9- Müsvedde kağıtlar
10- İçinde rahat edemediğiniz halde sakladığınız ayakkabılar
11- Bir türlü içinizin ısınmadığı, sırf hediye olduğu için manevi değer biçtiğiniz objeler
12- Teknik servise götürülmek üzere yıllardır bir köşede bekleyen küçük ev aletleri
13- Temizlik yaparken ya da evde yayılırken kullanılmak üzere ayrılmış, diz yapmış onlarca alt eşofman
14- Miadı dolmuş ilaçlar ve kozmetik ürünleri
15- Ev halkının son temiz bardak olarak kalsa ancak yüz vereceği bardak rafınızın en arkasının müdavimi olan o hantal bardak/kupa
16- Bir gazetenin verdiği yemek kitabı yahut bir derginin hediyesi olan kişisel gelişim kitabı
İtiraf edin ne o kitaptan yemek yapmak aklınıza geldi ne de "etkili liderlik"e merak sardınız.
17- Banyo rafınızın olmazsa olmazı, evdeki kimsenin kullanmadığı o şampuan/duş jeli
18- Yıllardır mutfak çekmecenizi bekleyen cefakar toz içecekler

Peki, siz hangilerinden kurtulmaya karar verdiniz? Benimle muhakkak paylaşın :) 
Devamını oku..